Kişisel Work And Travel Deneyimim

Amerika mı? Hadi canım..!

Benim serüvenim daha gitmeden başlamıştı... Anlaştığım şirket İstanbuldaydı ben ise İstanbulu pek bilmezdim. Abim orada yüksek lisans yaptığı için atladım gittim yanına. Nasıl olsa o beni götürürdü şirketin olduğu yere.  Ama öyle olmadı işte! Abim işi olduğundan "kendin git, kaybolursan ararsın" dedi. Canım abim nasılda düşünür beni!? O da haklı aslında delikanlı adamsın başına en kötü ne gelebilir ki? Ama ben endişelenmiştim bir kere... "Kesin kaybolacağım" diye diye tedirginlik içerisinde yola koyuldum. İstanbulun bir yakasından öbür yakasında bir yere aktarmalar ile sonunda vardım. Şirkete girdim ve son plan program ve bilgileri aktarırken siyahi bir arkadaş geldi içeri. Türkiyede okuyan Nijeryalı Solomondu gelen. Acentadaki muhattabımız beni tanıştırdı ve Solomonun da uçağının benimkinden iki saat sonra ineceğini, NewYork un JFK hava alanının 4. kapısında beklersem birlikte gidebileceğimizi söyledi. Bu da benim işime geldi. Neticede ingilizceme güvenmiyordum.

Uçağım gece 3 de idi. Ben zaten heyecandan uyuyamamıştım gece vakti abimle gittik hava alanına orda vedalaştık ben uçağa bindim derken Roma üzerinden aktarma ile Amerikaya uçmaya başladım. Başladım ama bu benim uçakla ilk uzun seyahatim. Romaya gidene kadar sıkıntı yoktu... Romadan sonra aktarma için hava alanına girişte kontrol esnasında zebani gibi devasa bir kadın pasaportuma ve biletime baktı daima asık duran suratıyla bana sert bakışlar attı! Bir an kendimi peçeli, sarıklı elimde de valiz değil keleş varmış gibi hissettim. Sonra kendime gelip sen neye bakıyorsun öyle bakışı attım. Sonrasında bu tavrın çok da beklenmedik olmaması gerektiğini düşündüm. İslamafobi avrupada yaygındı neticede. Bu beni gelecek günlerim hakkında bir nebze daha düşündürdü desem yalan olur çünkü Romaya gelen kadar uçakta uyuyamamış ve bitkin düşmüştüm. İlk uçağımda tanıştığım iki türk bey ile sohbet muhabbet aktarma yapacağımız kapıya ilerledik. O sırada "koltuğum cam kenarıydı, rahattım, manzaranın tadını çıkara çıkara geldim" dediğimde ben seni şimdiki uçakta yanına yaşlı bir çift oturursa yolculuk bitişinde görürüm dedi. Öyle de oldu. Yanıma 60 - 70 yaşlarında bir çift geldi oturdu ve ben cam kenarındaydım. Şimdi bunda ne var diyebilirsiniz. Mesele yaşlıların uçak içerisinde pek hareket etmeyip yolculuklarını uyuyarak geçirmeleri. Bu nedenle cam kenarındaki yolcu ihtiyaçları için koridora ilerleyemeyip sabretmesi gerekir. Ya da uyuyan yaşlı bir çifti uyandırmayı göze almalısınız. Ben ise 12-13 saatlik 2. uçuşumda da uyumamış ve neyseki hiçbir şekilde tuvalet ihtiyacı da yaşamamıştım. Halen heyecanım sürüyor ciddi bir uykusuzluk çekmiyordum. Ayrıca JFK hava alanına yaklaşırken sıklıkla uçak türbülansa girip bende yeni adrenalin patlamaları yaşattı. Neyseki sağ salim inmiştim gelelim benden 2 saat sonra inecek olan güzide kardeşim Solomon'a 🙂

Sorun şu ki ben solomonu o kadpıda tam 5 saat bekledim! 2 saat beklendik bir süre idi, yarım saat de kuyruktan çıkması dedim bekledim 3. saate doğru kuyruk bu kadar sürmemesi lazım dedim. 3.5 saat geçtiğinde tedirgin olup telefon sim'imi Türkiyedeyken aldığım uluslar arası hat ile değiştirmeye koyuldum. Türkiyedeki acentayı aradım muhattabımla tartışırken saat 21:00 olduğunda muhattabım benimle mesai saati dışı olduğundan muhattap olmamaya karar verdi. Ciddi anlamda aç, susuz ve uykusuz ve sinirliydim! Çantamda bir tane şekerli bisküvi olduğunu hatırladım hani şu çaya batırılıp yenenlerden... Kuru ağızla bisküvi yemenin ne kadar zor olduğunu öğrendim orada. Biraz oturup sakinleştim ve düşünmeye başladım. Çevremdeki insanlara sora sora elimdeki adrese nasıl gideceğimi ve acentanın elime tutuşturduğu kalacağım yerdeki ev sahibinin telefon numarasını aramaya çalıştım. Ulaşamıyordum bir türlü. Sonunda 5 saat geçmişti! Öncelikle bir karar vermem gerekiyordu ya geceyi JFK hava alanında veya NewYork'un cep yakan bir otelinde geçirecektim ya da bir an önce atlayıp yola koyulacaktım. Aksi halde otobüs seferleri gece vakti durabilir hali ile dışarıda kalabilirdim. Attım kendimi yollara...

İlk olarak bir büfe gördüm ve cebimden 3 dolar çıkartıp küçük bir pet şişe suya harcadım. Ardından yavaş yavaş kendime gelmeye başlamıştım. Metroya ilerlerken bize benzeyen bir çift gördüm hemen yaklaştım ve Times meydanına nasıl gidebileceğimi sordum onlar da biz de oraya gidiyoruz bizi takip et dediler. Buna çok sevimniş bir halde yanlarına takıldım. Metrodan inip otobüs terminaline giderken bana nereli olduğumu sordular onlara Türk olduğumu söyleyince çok şaşırdılar meğer onlar da Yunanmış. Bu  benzerliklerini açıklıyordu. Ufaktan ayrıldıktan sonra daha geriye kalan 9 saatlik kara yolculuğu beni bekliyordu. Tabi ben yine bundan habersizdim. Biletleri kimi yerlerde buradaki gibi gidip gişeden almıyorsunuz nasıl ki şehir içi ulaşımda otobüslerin numaraları var aynı onlar gibi hat numaralarını bilgisayara giriyorsunuz o size bir bilet veriyor. Ne var ki ben gideceğim hattın numarasını bilmiyordum. Neyse ki sırada bekleyen diğer insanlar bana yardımcı oldu, gideceğim yeri aratıp hat numarasını bulup bileti almamı sağladılar ancak orada hayatım boyunca hiç unutamayacağım yanlış bir refleks de bulunmuştum. Önümdeki siyahi kadın bana yardım etmek için döndüğünde bir an için kadının suratındaki derin yaranın şoku yüzüme yansımış ve bir an için tedirgin olmuştum. Bunu sezen kadının suratı düşmüş ve bu beni çok üzmüştü. Tek istediği yardım etmek iken onu dış görünüşü konsunda üzmüştüm. O kadar süre uykusuz kalmanın vermiş olduğu bitkinlikle artık tepkilerim değişmeye başlamıştı. Biletime ait otobüsün ne zaman geleceğini bilmeksizin yarım saat den fazla da durak sırasında bekledim. O sırada ev sahibine ulaştım. Neyse ki dünya tatlısı bir insan çıktı ve beni Cape May'e varır varmaz otobüs durağından alacağını söyledi. Evinde kalan diğer Türklerden birinin numarasını aldım bu sayede oraya vardığımda adamı uyandırmasını isteyecektim.

Uzunca bir bekleyişin ardından nihayet otobüs 319 numaralı perona geldi. Önümde bulunan insanlardan bileti ne şekilde kullandıklarına baktım. Sadece şoför'e gösterip içeri geçiyorlardı bende öyle yaptım ancak özellikle şoför bey'e yakın bir koltuğa oturdum. Otobüs kalktıktan sonra Şoför bey'e derdimi anlattım. Şansıma şoförün arka koltuğunda oturan 45 -50 yaşlarında oldukça zayıf ve kör kötük sarhoş olmuş bayan daha önce WAT programı ile gelen bir çalışanı olmuş. Ayrıca o da şoförü biraz bilgilendirdi. Bu kızılderili şoför o kadar tatlı bir insan çıktı ki bir sonraki binmem gereken otobüse'e yetişebilmem için gerekli bileti, otobüs gişesinin Atlantic City'e vardığımız saat de kapalı olma ihtimaline karşı, kendi cihazının güzergah bilgilerini değiştirip bana oracıkta otobüs içerisinde fiş kesti. Bununla yetinmedi iner inmez CapeMay'e gidecek olan otobüsün şoförü ile konuşup onu benim hakkımda ve bilet kestiği konusunda bilgilendirdi. Çünkü elimdeki biletden ziyade aslında bir fiş gibiydi. Bu iyiliği rezalet geçen saatlerin ardından bana o kadar iyi gelmişti ki. Ayrılmadan onun elini sıkıp "Sen çok iyi bir adamsın" dedim. Tatlı bi tebessüm ile önemli değil diyerek ayrıldı. Şimdi yeni bir kuyruk yeni bir bekleyiş içerisindeydim. O kuyrukta biri gelip çantamı veya paramı çalmaya çalışabilir diye tedirginlik içindeydim. Öyle bir durumda karşı koyacak halim dahi kalmamıştı çünkü. Yeni şoförüm siyahi şişman bir adamdı. Sıra ile binişlerde biletleri kontrol ederken sıra bana geldiğinde "Bu da ne?" diyerek yüzüme baktı sonra yüzümü gördükten sonra önceki şoförümün dediklerini hatırlayıp tamam sen geç dedi. İşin bu noktasında durum gittikçe zorlaşmıştı. Artık uyku halinden o kadar bezmiştim ki beynim bana oyunlar oynuyordu. Şöyle ki; Arkamda oturan iki teyze vardı ve yol boyunca konuşuyorlardı. Bir noktadan sonra onların konuşması bana sanki Türkçe gibi gelmeye başladı. Bildiğin Türkçe konuşuyorlardı yahu! Her dediklerini duyamasam da, arada Türkçe kelimeler seçiyordum. Bir ara dayanamayıp çaktırmadan arkama baktım ama ben baktığımda İngilizce konuşuyorlardı. Beynimin bana oyun oynadığının farkındaydım. Stresim halen üst düzeydeydi çünkü hangi durakta inemem gerektiğini bilmiyordum. Telefonumu kapatmış az kalan şarjının acil durumlarda ihtiyacım olması ihtimaline karşı saklıyordum. Bu nedenle rahatça uyuyamıyor ve her başım uykudan öne doğru düşüşünde tekrar ayılıp uyumamak için direniyordum. Sorun sadece bu da değildi. Amerikadaki suç oranı çok yüksek ve gitmeden önce okuduğum yazılar beni oldukça tedirgin etmişti. O nedenle uyuduğum anda sanki eşyalarımı çalacaklarmış gibi hissediyordum ki insanların bakışları da bunu hissettiriyordu gerçekten. Sanki bana ve çantama bakıp"Uff! Bunda ne nevale vardır var yaa!"der gibiydiler. Nerede inmem gerektiğini vardığımız her durakta şoför'e sormaya başladım ancak o bana hep "daha değil" veya "Geldiğimizde sana söyleyeceğim" tarzı cevaplar verdi. Lakin bu cevaplar hiç de tatminkar değildi çünkü otobüs'e bindiğimde bilete verdiği tepki onun unutkan biri olabileceği izlenimi uyandırmıştı. Son otobüs olduğunu düşünürsek herhangi bir durağın kaçırılması durumunda durumum çok zora düşebilirdi. En son sorduğumda bana sertçe cevap verince "Bundan sonra eşek olsa unutmaz" diyerek sormayı bıraktım. İşin komiği zaten Cape May son durağıymış. Yahu şunu en baştan desene!!! Velhasıl CapeMay'e vardım. Gece vakti kimsecikler yoktu ve otobüs yolculuğu boyunca iliğime kadar işleyen klimanın soğuğunun üstüne Cape May'in ılık havası çok iyi gelmişti. Orada çok enteresan bir uygulama var. Hava nın sıcak ya da soğuk olmasına bakılmaksızın otobüslerde salgın hastalıkların önüne geçebilmek adına klimaları açıyorlar ve klimaları gerçekten çok etkili. Keşke üstüme bir şey alabilsem diyerek toplamda 10 saatlik otobüs yolculuğu yapmıştım Telefonumu açıp evdeki arkadaşı aradım. Ev sahibim Norman'ı uyandırdı ve adam gözleri kan çanağı olmuş şekilde otobüs garına gelip beni aldı ve eve götürdü. Gece vakti evi iyi görememiştim ancak ne kadar yorgun olduğumu fark etmiş ve beni içeride camekan bir teras'a çıkartıp oradaki koltuklardan birine yatabileceğimi, evi gezme, kira gibi işleri yarın konuşabileceğimizi söylemişti. Çok minnettar olmuştum. Oradaki kanepeye iki büklüm kıvrılıp sığmıştım ve o kanepe bana dünyanın en rahat yatağı gibi gelmişti. Artık kendimi güvende hissediyordum, ve derin bir uykuya daldım.

Gözlerimi açtığımda gün doğmuştu ancak doğrulup da çevreme baktığımda kendi kendime "Amerikadayım" dedim. O yarı gerçek yarı hayalmişçesine geçirdiğim 2 günün ardından bu çok iyi gelmişti. Çevrem tamamıyla camekan olduğundan dışarısı görünüyor ve cetvelle çizilmişcesine yemyeşil bir bahçe çalışan fıskiyeler küçük bir süs havuzu vardı. İçimde anlatması güç bir heyecan vardı. Öyle ki o anınızdan itibaren geleceğinizin size çok ilginç, bundan önceki yaşamınızdan çok farklı değişimler getireceğini biliyorsunuz, ama bunların ne şekilde olacağını bilmiyorsunuz. Hemen evin içerisine girip evde kimler var kimler yok göz atmak istedim. Yeni ev arkadaşlarımla tanışmak istiyordum. Evde başlangıçta 4 kız 5 erkek kalıyorduk. İlerleyen dönemlerde bir iki kişi daha gelecekti. Hepsi ile de iyi anlaştık. 5 erkeğin 2 si Nijeryalı öğrencilerdi. İkisi de iyi çocuklardı. Bizim Türk erkekleri hızlı bir kaynaşmanın ardından misafirperverliklerini göstererek beni iş yerime götürdüler. İçeri girip şefim olacak kişi yani Josh ile tanıştım. İşe ne zaman başlamam gerektiğini sordum ve bana 2 gün etrafı gez öğren ardından işe başlan için seni bekliyor olacağız dedi. Bu oldukça hoşuma gitmişti çünkü evim ile işim arası çok yakın sayılmazdı ve 3.5 kilometrelik bir yol vardı ve bisikletim bozulduğu zamanlar bu yolu yayan olarak girmem gerekiyordu. İşin kötü yanı orada Türkiye deki gibi her sokakta gece lambası bulunmuyor. Gece eve dönerken zifiri karanlık içerisinde ilerlemeniz gerekiyor. İşin güzel yanı  o karanlık içerisinde ilerlerken yanından geçtiğiniz sık bitki örtülerinin üzerinden  ateş böcekleri resmen size görsel bir şölen sunuyordu. O iki gün tanışma kaynaşma ve gerçekten de çevremi keşfedip ihtiyaçlarımı nasıl karşılayacağımı öğrenmek ile geçti. Melesela Norman beni alıp yakındaki Wallmart alışveriş merkezine götürerek oradan bir bisiklet almama yardım etti. Ne var ki bizim bildiğimiz sıradan vitesli bisiklet kalmamıştı. Onun yerine 28 jant, vitessiz, kontra pedal frene sahip, şehir içi bisiklet vardı. Tek güzel yanı kocaman yumuşak bir selesi vardı. Bisikleti biraz da mecburiyetten aldım almasına da, daha yolda dönerken bisikletin zinciri atmaya başladı.100 dolarlık bu bisiklet üstünde hız yapmak için değil düz yolda sakin ilerlemek için tasarlanmış ucuz bir bisikletti. O an pişman olsam da tamir edebileceğimi düşünerek devam etim yoluma. Öyle de oldu demek isterdim ama sorun kalitesiz mal kullanımına bağlı olarak aynakolun yüke dayanamayıp bükülmesiydi e haliyle bu zinciri attırıyor. Her seferinde elimle zinciri yerine oturtmam gerekiyordu. Bu bisikletin en kötü kısmı ise kontra pedal fren olmasından kaynaklı olarak eğer ki yokuş aşağı giderken zinciriniz atarsa freniniz artık yok demek oluyor. Böyle bir kazayı da kıl payı atlatarak kurtuldum neyse ki.. Sırası gelince onu da anlatacağım.

Devamı geliyor

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir